İki Dil Bir Bavul

Üniversiteden mezun olmuşsunuz, heyecanlı ve isteklisiniz, hemen öğrencilerinize kavuşmak istiyorsunuz, onlarla geçireceğiniz günlerin hayalini kurarak önünüze gelen tüm engelleri, sınavları aşıyorsunuz. Atanmaya hak kazanıyorsunuz ve Türk bayrağının dalgalandığı her yerde görev yapmaya hazırım diyerek tercihlerinizi yapıyorsunuz. Netice Şanlıurfa, Demirci Köyü. Mesafeler engel değil; uzakta olması gözünüzü korkutmuyor ama gittiğiniz yer sizin daha öce gördüğünüz ve alışık olduğunuz gibi değil: olsun! Lojmanda su yok: olsun! Okula yeni başlayan öğrenciler Türkçe bilmiyor, sizse Kürtçe: olsun! Ama nasıl?


İşte bu nasıl sorusunun dolu dolu cevabını “İki Dil Bir Bavul” film tadındaki belgeselinde bulmak mümkün. Çok sayıda ödül alan film başrolünde – rol dediğime bakmayın karakterlerin hepsi gerçek- sınıf öğretmeni Emre Aydın ve onun öğrencileri Zülküf, Rojda, Ahmet, Canan ve diğerlerivar. Türkiye – Hollanda ortak yapımı olan filmin yönetmenleri Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan. Film, birleştirilmiş sınıf düzeniyle (1’den 5’e kadar tüm sınıfların aynı sınıfta eğitim görmesi) eğitim veren Demirci İlköğretim Okulu’nun 2007-2008 eğitim öğretim yılını tüm netliği ile gösteriyor.Film sadece okulla sınırlı kalmıyor aynı zamanda yörenin bilindiği zannedilen gerçekleriyle izleyicileri karşı karşıya getiriyor. Emre öğretmen görevini yapmaya çalışırken yörenin hayat şartları da onu zorluyor, okul sobalı ve her sabah yakılması gerekiyor, suyu evine taşıması lazım ve bir de aile özlemi var. Film her ne kadar bir birinitakip eden olay örüntülerinden oluşmasa da, sizde filmin ilerleyen dakikalarına dair bir merak uyandırmasa da bugün o günkü durumdan daha iyi olduğumuzu düşünsek de bize bir Türkiye gerçeğini ve öğretmenliğin aslında tam anlamıyla ne demek olduğunu gösteriyor.

Film Emre öğretmenin köye gelmesiyle başlar. Okulun ilk haftası öğrencileri tek tek evinden toplar zira birçoğu ailesi için çeşitli işleri yapar ve okula gitmek onların ikincil görevidir. Öğretmenimiz öğrencilerini bir şekilde okula getirmeyi başarsa da asıl ve en büyük problemle karşılaşır: ortak bir dilleri yoktur. Bu tür yerlerde okula gidene kadar çocuklar Türkçe bilmiyorlar. Çünkü bir önceki kuşak olan babaları okula ve askere gittikleri için az çok Türkçe bilseler de anneleri genellikle okula bile gidemedikleri için sadece Kürtçe konuşabiliyor. Bu durum neticesinde öğretmenin ilk görevi ana dili Kürtçe olan çocuklara ikinci dilleri olan Türkçede okuma yazma öğretmek olacaktır. Öğretmenin bu konudaki çabasını tüm gerçekliği ile görüyoruz filmde. Bu filmin diğer idealist öğretmen filmlerinden temel farkı da bu. Öğretmenimiz her durum karşısında ponçik bir sevgi yumağı olmuyor, arada sesi yükselebiliyor, çok bunaldığında öğrencileri başından savabiliyor ama yine de bir şekilde görevini yapmaya çalışıyor.

Filmin sonunda anlaşılan şu ki vatanını sevmek ülkeni sevmek milletini sevmek demek her şeye ve herkese rağmen Zülküf’lerin, Canan’ların, Rojda’ların hayatına dokunabilmek, onlara umut olabilmek demek. Buradaki öğrencileri öğretmensiz, insanları çaresizliğe alıştırmamak demek. Ülkenin her yerini istekle, korkusuzca ve tereddüt etmeksizin tercih ettirebilmek demek. Doğu’daki Rojda’nın Batı’da Leyla ile; köyde yaşayan Zülküf ile şehirde yaşayan Mehmet’in aynı şartlarda ve imkanlarda yaşayabildiği ve eğitim görebildiği o güzel günlere ulaşabilmek dileğiyle.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: