Adım

Hiçbirimiz Hz. Ebu Zer el- Gıfârî gibi olamayacağız. Onun servet ve malı elinin tersiyle ittiği bilinir bilinmesine ya sadece orada kalır. Kimse malını, canını vermek ister mi? Hele böyle hızlı ve an be an değişen arzu ve isteklerin olduğu bir zamanda. Hiç sanmam. Kendi adıma söyleyeyim bazen cebimde akrep var gibi hissediyorum. Dışarı çıkmadan hesap kitap yapmaya başlıyorum. 

İşte böyle günlerin birinde biraz hava almak niyetiyle hafta sonu dışarı çıktım. Amacım soluklanmak, dinlenmek ve insanları gözlemlemek. Üsküdar’a gitmeye niyetlendim. Dolmuşun ilk durağı evime çok yakın. Üstelik dönüş güzergâhı da evimin önünden geçiyor. Dolmuşu beklerken havanın biraz soğuk ve kasvetli olduğunu fark ediyorum.Olsun, böyle havalar hoşuma gidiyor.Pembe başlığıyla uzaktan usulca yanaşıp, dibime kadar sokulunca kapılarını açıyor. İçeride iki, üç kişi var yok. Şoför bir hayli yorgun ve dalgın duruyor. Ücretimi ödüyorum ve her zamanki gibi en arka sol köşeye geçiyorum.

Yol uzadıkça dolmuş dolmaya başlıyor. Artık oturacak yer kalmıyor. Binenler bir ümitle seyr-ü sefa eyleyelim diyorlarama ne mümkün! Dolmuşta her yaştan, her kesimden ve sınıftan insana rastlamanız kaçınılmaz. Yer vermemek için cep telefonunu kurcalayanlar mı dersiniz, kulaklığını takıp başka âlemlere dalanlar mı? Bir de komşusunun dedikodusunu yapan teyzelerimiz vardır ki aman Allah düşman başına. Sıkı sıkıya çantalarını tutarlar lakin çenelerini tutmayı pek bilmezler. 

Sıkıştıkça sıkışan dolmuşun içi yüzünden insanların yüz ifadesi yavaştan gerilmeye, bunalmaya başlıyor. İçimden, “Sabret işte keyfin yerinde. Bulmuşsun yeri sus, otur. Millet zaten kendi arasında homurdanmaya başladı. Hiç kimseye bulaşmadan şu yolu tamamlayabilirsen sıkıntı olmayacak.” Sonradan biraz duraksıyorum. “Hiç kimseye bulaşmadan…” Ne demek? Ya herkes benim gibi düşünüyorsa halimiz işte o zaman harap dedim. Kendimden utandım. Ardından bu düşüncemden vazgeçtim. Çünkü benim oturduğum koltuk bahsettiğim üzere arkada olduğu için pek yer vermeye müsait değildi. İyi de bu koltuğu kendim seçmiş değil miydim? “Evet!”Kafamı insanlardan cama doğru çeviriyorum. Buğulanmış cama Nazım’ın dizesini yazıyorum.

Ben yanmasam

Sen yanmasan

Biz yanmasak

Nasıl çıkar

Karanlıklar

Aydınlığa

Dışarda yağmur yağmaya başlamış. Hızlı hızlı adımlar görüyorum. Seyir halindekileri, oturanları, kavga edenleri, araçların içindekileri, binaları, tabelaları, petrol istasyonlarını, led ışıklarını, döviz bürolarını, kavşakları, dönercileri, eczaneleri, bankaları, tekkeleri, ağaçları, kedileri, martıları…Kısaca canlı veya cansız doğada var olan her şey birbiriyle temas halindeyken benim kaçmam niye?

“İnecek var” diyorum. İnsanlara sürtünmemek imkânsız. Benle beraber bir iki kişi daha iniyor.Biraz kalabalığa karışıp kafamdakileri geride bırakmak ve ıstıraplarımla yok olmak iyi oluyor. Öyle ya, unutmak kimi zaman mutluluk veriyor.

Balıkçılar Çarşı’sına doğru yöneliyorum. Çarşının girişinde martılar dizilmişler ve birbirlerini kovalıyorlar. Bu yaratıkların ayakları bana uçurtmayı hayal ettiriyor. Oysa çocukken uçurtmayla birlikte hayallerimizi de uçuruyorduk. Şimdi çocukların ellerinde uçurtma da kalmadı. Çarşıya giriyorum, sağlı sollu dükkânlar var. Deniz ürünlerinin satıldığı çarşıda lokmacılar, şekerciler, kasap hatta kıyafet dükkânı bilegörmekmümkün. Deniz ürünleri demişken bir an zihnimde Çin’e gidip geliyorum. Toprağın değeri ve memleketin kıymeti işte böyle günlerde daha çok anlaşılıyor. Rabbimize çok şükür ürünleri temiz görüyorum. Temizlik imandan geliyor sonuçta. Esnafında yüzü bu aylarda daha çok gülüyor. Malum kış mevsimi balığın daha çok tüketildiği zamanlar. Gümüş, hamsi, izmarit, kalkan, mersin, torik, kefal, kaya balığı, levrek, tekir, uskumru, lüfer, palamut, dere pisisi, minakop… Derken raflar epey kalabalık ve müşterisini daha çok çekmek isteyen esnaf olabildiğince bağırıyor. Ancak ortaya kakafoni çıkmıyor. Tezgâhlara ve tezgâhtakilere göz atıyorum. Herkes bütçesine göre alış-veriş yapmaya gayret ediyor.İki tarafında sesi kesilmemiş bu önemli.

Çarşıdan çıkıp sağa doğru meylediyorum. KaknüsYayınları’na uğrama düşüncesindeyim. Burası diğer kitabevlerinden birazcık daha pahalı olsa da mekân ve atmosfer olarak yıllanmış bir yer. Üsküdar’ın en sevdiğim yerlerinden biri. Öte yandan Hacı Selim Ağa Kütüphanesi’nin hemen dibinde olması da manidar. Adımlarımı hızlandırdım, heyecanlıyım. “Uzun zamandır takip ettiğim dergilerin yeni sayılarını çıktıysa alacağım, sonra gözden kaçan kimi dergileridaha dikkatle incelemek gerekecek belki bir veya iki kitap da alırım.” diye her zamanki gibi aklımdan geçirip heveslendimki… Yayınevi’nin kapıları kapalıydı. “Allah Allah” dedim içimden. Yanındaki kütüphaneye girdim. Oradaki görevliye sordum durumu. Vaziyeti anlattı. Ekonomik sebepler nedeniyle kapandığını söyleyerek “Herhalde el değiştirecek” dedi.“Anladım, teşekkür ederim” dedim ve çıktım. Aniden tepem attı. “Nasıl kapanırsın kardeşim!” dedim. Sonra düşündüm. “Ulan buraya her geldiğimde üç beş insan olurken karşısındaki kozmetik mağazasında bir ton insan oluyorsa tabi kapanır.”Oysa ne güzeldi giriş kapısının hemen köşesindeki dergileri incelemek, sayfalarını özenle çevirmek. Yeni çıkan fanzinleri şöyle bir karıştırmak. Beğendiğinizi güzelce seçipmerdivenlerin yukarısındaki oturaklarda saatlerce okumak.

Kitabı her yerden alabilirsiniz ama bir dergiyi bulmak kolay iş değildir. Özellikle arkasında yayınevi veya kurumsallaşmış bir firma bulunmayan dergilerin bulunma ihtimalleri gerçektençok az oluyor. Ekonomik dengelerin giderek karmaşıklaştığı böyle bir çağda kimi insanlar dergi çıkartıp o işin devamını getirebiliyorsa ve dağıtımını kendileri yapıyorlarsa, düşüncelerini ister beğenelim ister beğenmeyelim mübarek bir iş yapıyorlar demektir. İşte Kaknüs Yayınları belki kapitalizme yenilmiş olabilir ama nice insanın çıkarmış olduğu dergilere ve fanzinlere ev sahipliği yaptığı için gönüllerde yer edinmeyi başarmıştır. Üsküdar gibi kendini muhafazakâr veya milliyetçiveyahut her ikisi olarak tanımlayan insanların yaşadığı sosyo-kültürel bir çevrenin böyle bir yayınevine sahip çıkamaması kültürel iktidar kavramının tartışıldığı bir dönemde gerçekten üzüntü verici.   

***

İçimde derin bir boşluk var. Aklımın ağrıyan köşesinde kapanan yayınevi ve yeni sayısı çıkan alamadığım dergilerbulunuyor. Sahi şimdi ne yapacağım? İyisi mi Külünkoğlu’ndan simit alayım. Oradan da sahile gider,yarısını martılara pay ederim. Yavaş yavaş yürümeye başlamışım, baktım yeni yapılan meydandayım. Nedense yapıldığından beri pek sevemedim burayı. Tamam, her ne kadar balıkçılar yine rastgele dese de, insanlar dinlenmek için oturup denizi seyretse de, yeni yetme sevgililer el ele gezip çingene ablaları peşinden sürüklese de bir şey eksik ya da birçok şey fazla. Sahile yanaştım, başladım balıkçıları izlemeye. Onlar oltaları sallıyor bense nedenlerimi.

Hava kararmaya başlıyor. Boğazdan irili ufaklı sandallar, tekneler geçiyor. Arkalarından devasa yük gemileri… Acaba neler taşıyorlardı? “Ya uyuşturucu veya silah varsa, yok canım olur mu hiç amma da yaptın” dedim kendi kendime. O sırada kadının biri bağırdı.“Dikkat etsene kardeşim çocuk var burada” dedi. Balıkçı hemen arkasına dönüp kabadayı üslubuyla “Pardon abla görmedim, affet” deyip olta kurşununu hemencecik ayakaltından toplayıverdi. Yeniden dalgın dalgın denizi seyrediyor, ara sıra etrafımda olan bitenleri gözlemliyordum. Arkadan ince bir erkek sesi geldi. “Saat vereyim mi abi?” Baktım Afrikalı bir surat. “Nerelisin” diye sordum? “Fildişi Abi” diye cevap verdi. Yüzüne bakıyorum,yaşı genç midir orta yaşlı mıdır nedir pek anlayamıyorum. Gözler, dişler bembeyaz tıpkı fildişi gibi. İçimden konuşmalı mı? Konuşmalıysa ne konuşmalı diye geçiriyorum. Baştan savmak kolay, “Yok istemiyorum” dersin olur biter. Ancak hüzünler kolay dinmiyor işte. “Ne yapıyorsun burada” diyegereksizce sordum. “Okuyorum abi” demez mi. Üniversite okuyormuş, bir yandan da çalışıyor. Hem de ailesinden kilometrelerce uzakta ekmek kapısı bellemiş burayı. Utandım, konuyu değiştirdim. “Drogba sizin oralı değil mi?” dedim.“Evet, abi Galatasaray’da oynadı.” Fildişili arkadaşım bir yandan da sırtında taşıdığı çantasını indirip sattığı ürünleri göstermeye başlıyor. Bakıyorum ki neler neler var. Saatler, boncuklu bileklikler, cüzdanlar, kulaklıklar… Mübarek çanta değil sanki bit pazarı. Bu arada gözüme bir tane siyah bileklik kestiriyorum. Beğendim ama belli de etmek istemiyorum. Ee… Ne de olsa tok alıcı kılığına girdim bir kere. “Bak şu da çok güzel, yeni geldiler.” diyor. Türkçeyi hayli anlaşılabilir konuşuyor. Hayretle soruyorum “Kaç yıldır buradasın Türkçeyi iyi konuşuyorsun” diyorum. “Sekiz ay oldu” diye cevap verince daha da şaşırıyorum. Beğendiğim siyah bilekliği koluma geçiriyorum. Gayet güzel oluyor. Rengi de güzel. Eliyle beni onaylıyor. “Peki, kaçta kalkıyorsun hem bu iş hem de okul zor olmuyor mu” diye soruyorum.Sabah 05.30’da önce namaz kılmaya kalktığını sonra okula ardından da işe gittiğini söyleyince gözlerinin içine bakıyorum. Bilekliğialıyor ve selamlaşıp ayrılıyorum. Fildişili muhacir kardeşimden. Yürürken aklıma İbrahim Sadri’nin şu dizeleri geliyor:

Hiç oturup ağlamadım

Hiç karartmadım umudu

Hiç bulandırmadım onuru

Öyle dimdik durdum ortada

İşte burada ulan işte burada

Böyle burada

Hiç yıkılmadan

Hiç utanmadan

Ve hiç unutmadan…

Üsküdar’da vakit çifte ezan vakti. Mihrimah Cami ile Valide Sultan Cami arasında nicedir devam eden gelenek o billur seslerden akıp giderken etrafa hoş bir sedâ bırakıyor. Üsküdarda akşam güzel oluyor. Hele çifte ezanı dinlemeye zamanınız varsa daha da güzel. Valide Sultan Cami’nin duvarlarında Osmanlı’dan kalma kuş evleri sizi bir an maziye götürüyor.

Güvercinler için artık evlerine dönme vakti…

Büyük ve irice olan merdivenleri çıkarken ana avlununkollarını açmış yavrusunu çağırdığını duyuyorum. Tam karşımda yerden adeta bir kale burcu gibi yükselen mermerden yapılmış, sekiz sütunlu ve kubbesiyle bir bütün şadırvan duruyor. Şadırvanın vücudunu çevrelemiş demirden pencereler ve içerisinden süzülen ışık bulunduğu ortama tam anlamıyla uhrevi bir havanın hâkim olmasını sağlıyor. Şadırvanda elini yüzünü yıkayan, abdest alan insanlar. Sağımda, solumda kısacası bütün her yerimi saran geometrik desenli revnaklar yüzyıllardır safları sıklaştırmaya devam etmeye niyetli. Şadırvanın arkasına düşen minareler göğe doğru kalem gibi yükseliyor ve Allah’ın birliği ve beraberliğini gökyüzüne yazıyor. Minarelerin ortasındaki dev ana kubbe adeta manevi kalkan vazifesi görüyor.  

Suya dokunuyor, rahatlıyorum. Su aktıkça kafamdaki fikir cereyanı şiddetli şekilde devam ediyor. Çarpışıyor, savaşıyor, kan akıtıyor ve hatta yaralanıyor ama ölmüyorum. “Ölmeyeceğim” dedim içimden. Ölmek basit bir iş, ritüel… Oysa boğazımıza batan körlükle yaşamak işte bütün mevzubu! Aklım Fildişili kardeşimde kaldı. Acaba hayatımda Hızır rolünü oynayan biri miydi? Bilmem, bilemem çünkü bilmem istenmez. Yaşadığımız şu hayatta her an gaipler tarafından korunuruz. Bazen insan suretiyle görünürler, bazen taş bazen toprak…

Ezan okunmaya başlıyor. Gökyüzündeki martılar daha bir hevesle uçmaya başlıyor. Önce hangi taraftan geldi ses? Mihrimah Sultan Cami’den mi yoksa buradan mı? Mabede girmeye doğru adım atıyorum. İnsan bir mabede girince neden huzurlu oluyor. Neden dağların kaldıramadığı yükler insan denen mahlûkatın sırtına veriliyor. Şu dört duvar arasına niçin sığınma zarureti hissediyorum. Derin bir gece olacak belli, hissetmekteyim…

One thought on “Adım

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: