BİR YUDUM İNSAN

Bu kadar beton, neden kalpleri etkilemesin ki?!

Evvel zaman içinde Avrupa’da Fransız krallarını ve kraliyet misafirlerini eğlendirmek için hokkabazın içinden tavşan çıkardığı uzun silindirli şapkaya benziyordu karşısındaki bankada oturduğum beton binanın görünüşü. Tepesinde, dünyanın kendi ekseni etrafında dönüyor olması yetmiyormuş gibi dönen bir restoranı vardı. Gövdesinde belki de çeşitli hilekârlıkların döndüğü ve avına nasıl saldıracağının planlarının yapıldığı sırtlan yuvaları gibi iş yerleri vardı. Altında ise Sümerlerin Tanrısı Enki gibi, insanların dostu, şefkatın efendisi, umutsuzluk anında sığınılacak son mercî imiş gibi davranıp aslında Segestria örümceği gibi tuğlaların arasına ağını kurmuş avını beklemekte olan dükkanlar yer almaktaydı. Bu emraz binanın sağ yanında, sol yanında, önünde hatta arkasında buna benzer veya farklı figürlere sahip ama özelliği aynı olan beton binalar vardı. İnsanlar bu beton binaların arasında imparatoriçesine ulaşmaya çalışan karıncalar gibi birbirine değmeden, birbirini görmeden ve gece gündüz demeden bir yerlere yetişmeye çalışıyordu.

Civârda en büyük insan seli silindirik beton binanın önünden geçmekteydi. Çoğu insan ateşten kaçıyor edâsıyla, ter içinde, bazıları sağa sola saniyenin onda biri değerinde kaçamak bakışlar fırlatarak, arkasına bakmadan telaşla geçiyordu. Bunlardan daha az bazıları ise Zeus’un cezalandırdığı Atlas gibi sanki yer küresini sırtlamış ve onun verdiği çilenin ağırlığı ile bir yerlere çökmüş oturuyordu. Birçoğumuz için normal görünen bu manzara benim için ürpertici bir tezatlık belki de açgözlülük numûnesi idi. Çünkü oturanların yüz ifadelerinde ki yorgunluk ve bıkkınlık hali, onların dünya işlerinden dolayı genç yaşta yaşlandıklarını gösteriyordu. Ancak diğer taraftan bu insanları kendilerini, ellerindeki cihazların onlar için yarattığı sanal dünyaya kaptırmaları da ne anlama geliyordu? Bana göre gerçek ve sanal arasında bir araf varsa çoğumuz gibi bu insanlarda o arafa sıkışmışlardı. Ancak işin ürpertici yanı her iki dünyada da tutunmaya çalışmalarıydı. Yaşlanmaya ve çökmeye mahkûm cesetlerimiz gerçek dünyanın yükünü kaldırmakta bu kadar zorluk çekerken sanal dünyayı kaldırabilecek miydi? Hakikati anlamak ve kabullenmekte en fazla güçlük çektiğimiz bu ahir zamanda aks-i hakikati anlama iddiamız, acaba bizi uçuruma sürükleyen ve canlı canlı soyulmamıza kapı aralayan sahte bir an-el Hak mıydı? Bu düşüncelerin beynime yaşattığı konser eşliğinde, önüne geçeni uçuruma kadar sürükleyen güçlü bir sel gibi, sürekli harekette olan insanları, seyre koyuldum. O zaman fark ettim insanın aslında en yalnız ânı, en kalabalık ânıydı. Çünkü hiç kimse gerçekte hiç kimse ile ilgilenmiyor hatta yüzlerine dahi bakmadan geçip gidiyorlardı.

Uzun uzun düşüncelere dalmıştım ki binaların arasında, kabuğunu sırtlanmış yaşlı bir kaplumbağa edasıyla ihtiyatlı ve yavaş adımlarla emraz binanın önüne gelmekte olan bir dilenciyi fark ettim. Dilenci diyorum çünkü bunu kanıtlar bir görüntüye, gönüllü ev sahipliği ettiği her halinden belliydi. Elinde Sokotra ejderha ağacının eğrilikler içindeki düz dalı gibi bir değnek vardı. Sırtına, İskender’e rest çeken Diyojen’in giydiği tek parça, yırtık pırtık bir çaputa benzer kıyafet geçirmişti. Kolları ve ayakları yaşlılığın verdiği ıstıraptan olacak ki, yerin cazibe kuvvetine boyun eğercesine süzülmüştü. Beli eğik olduğu için elindeki değneğe dayanarak, bu dünya küresinde son adımını atıyormuş gibi yürüyordu. Teni, Kaffalı köylülerin güneşte kurutmak için kavurdukları kahve gibi siyahımsı renge çalıyordu. Kemikleri sayılacak kadar zayıf olduğu elbisesinin süzülüşünden anlaşılıyordu. Ayaklarındaki ziyadesiyle ezilmiş ve eskimiş lastik ayakkabıları yokluk diyarındaki padişahı andırıyordu. Yüzündeki buruşukluk ve hayatın zorlamasıyla siyah sakalları üzerine dürre-i şebnem (çiğ tanesi) gibi aklar düşmüştü ve bu çehresine yalnızca akdesiyyet (yokluk) bahçesinde açan gül hissi veriyordu. Başında ise fî tarihinden kaldığı ziyâdesiyle anlaşılan, eskiliğine rağmen hud (miğfer, zırh)edasıyla geçirilmiş destar (sarık)vardı. Diğer elinde yağmur püskürecek bulutun misali, ağırlığı asfalta doğru çöken çuvala benzer bir torba tutuyordu.

Asfaltın aksettirdiği rahatsız edici güneş ışığına rağmen yerde inci arıyormuş gibi başını kaldırmadan, sanki zamanı durdurmuş gibi ağır ağır yürüyerek silindirik emraz binanın yanına geldi. Gözüne bir köşe kestirerek torbasından tarihi sanatsal değeri olacak kadar eski bir peştamal çıkardı. Lupa ile kurmalı saatin en ufak çarkını yerleştirmeye çalışan zanaatkâr titizliği ve en ufak yanlış harekette bombanın patlayacağı bilinciyle çalışan bombacı gibi yavaş hareketlerle, fakat terinin silinmesini beklemeyecek kadar işine kendisini kaptıran cerrah edasıyla peştemali önceden belirlediği köşeye serdi. İşini tamamlayıp serdiği peştemale oturdu ve içten bir gülümseme yerleştirdi çehresine. Sağa sola baktı ve torbasından sokak köpeklerinin bile içinden yemek yemeye tenezzül etmeyeceği eski bir tas çıkardı, önüne koydu. Ellerini açtı ve gözlerini kapatarak dua ettiğini düşündüğüm ufak bir ritüel şöleni verdi kendisine. Ardından ellerini birleştirerek kurduğu bağdaşın üzerine koydu ve insanları dikkatlice seyre koyuldu.

Az önce sel gibi önüne kattığını götüren insan yığını onun için yel gibi esmeye başlamıştı. İnsanlar ya onu görmüyor ya da uzaktan fark edip, görmemiş gibi davranarak yanından yel gibi geçip gidiyordu. Her şeye rağmen dilenci acı acı gülümsemesine devam ediyor ve insanları izliyordu. Ben de dilenciyi izliyordum. Bazıları insanlık borcunu hatırlamış olacakki birkaç demir pare atıyordu tasa, ancak hiç kimse onun yüzüne bakmıyordu. Tasa birkaç para gelmişti bile, bu beni, onun için mutlu etse de içimdeki bu mutluluk buruktu. Çünkü dilencinin, kâseye her para düşüşünde gülümsemesi gidiyor, kâseye bakarak uzun uzun düşüncelere dalıyordu. Bir türlü onun gittikçe solan gülümsemesine anlam veremiyordum ve nedeni gittikçe merak uyandırıcı hale dönüşüyordu. Bir ara onu anlayabilmek için, kendimi onun yerine koyma küstahlığı gösterdim. Galiba üzüntüsünün sebebi diğer insanlara muhtaç olma haliydi- derken bu savımı da çürütecek durum içerisinde olduğunu fark ettim. Çünkü daha önce gördüğüm dilencilerden farklıydı, kâseye düşen paraları torbasına koymuyordu. Kâse doldukça çehresindeki gülümsemenin miktarı daha da azalıyor ve yerini ancak çekenin anlayacağı acı bir ifadeye bırakıyordu. En sonunda az önce içtenlikle seyrettiği insanları bile seyretmeyi bıraktı, gözlerini yere dikti. Dalgın dalgın bakarken gözlerinden pınar boşalmaya başladı. Hiç anlam veremedim. Başımı hiçbir tarafa çevirmeden onu seyrediyordum. Kâse dolmuştu bile neden ilk geldiği gibi gülümsemesi gitmişti, neden insanları seyretmeyi bırakmış ve hüzün deryasına hapsetmişti kendisini? Saatlerce hiç kıpırdamadan öyle kaldı.

Akşam saatleri yaklaştıkça Güneş cimrileşmeye ve bu kadar yeter dercesine ışığını kesmeye başlamıştı. Hâlâ gözüm dilencideydi. Bir türlü onun kaybolan mutsuzluğunun sebebini düşünmeden edemiyordum. Dilenci ince ince hareket etmeye başladı ve torbasının içinden yıllar evvel beyazlığını yitirmiş bir çaput çıkararak gözlerini sildi. Sonra ihtiyatlı ve yavaş adımlarla yerinden kalktı, serdiği peştemalini katlayarak torbaya koydu. Para ile dolmuş tasını alarak karşısındaki çöp tenekesine boca etti ve kâseyi torbasına koydu. Sonra geldiği yönün aksine aynı yavaşlıkla yere bakarak hareket etmeye başladı. O anda anladım. Dilencinin dilendiği şey para değil, insandı. O, onu fark edecek ve iki kelâm edecek canlı arıyordu. Belki de yalnızlık deryâsında dost arıyordu. Dilenci bir yudum insan dileniyordu. Ancak hiç kimse onu fark etmemişti. Galiba gerçekten İnsan ölmüş, oğlu yaşıyordu. Onların da kalbi gün geçtikçe betonlaşıyordu. Cismimden utanmıştım.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: