Sırlanmadan

Ne güzel söylemiş Neşet Ertaş; “Sevda sırrınan olur.” Oyuk oyuk yalnızlıklar büyütüyoruz içimizde. Her şey gelip geçici. Her ân bir sahne, zevkle oynadığımız. Ya yan tarafta kol kola giden âşıklar. Bir anda kalkması başın göğe. Uçan kuştan sormak hesabını olduramadıklarımızın. Ağaçlara öfkelenmek her kış çırılçıplak kaldıklarını bile bile. Sırf biz onlar gibi köklerimizle tutunamıyoruz diye hiç kimseye ve hiçbir şeye.

İnsan kendine söylenmiş en büyük sır, söylendiği anda unutan kendini. Ve bir ömrü kendinin arayışıyla geçiren.

-Sırrına  sadık olsa hatırlar mı acaba?

-Belki…

-Ya sırrına sadık olabilir mi?

-Çok zor…

Düşünüyorum da hangi sırrı kaç gün, kaç dakika hatta kaç an taşıyabiliyoruz? Vermek de almak da kolay, ya o sırra sahip çıkmak? Emaneti korumak mümkün mü gerçekten?  Çay fincanının çatlak kenarından sızan, kahvenin kokusuna karışan; yediğimizde, içtiğimizde, gördüğümüzde ve duyduğumuzda içimize işleyen o “merak” duygusu.

-Sana bir sır vereceğim…

Cümleyi duyar duymaz içinizi kemiren o his, kulağınızın karıncalanması, kalbinizin uyuşması hepsinin sebebi tek bir soru:

-“Acaba?”

Öğrendiğinizde ise büyüsünü yitiriveren. Artık başka kulaklara da aktardığınızda “ne olacak, o kimseye söylemez ki” dediğiniz…

Ya o sırrı size veren sır sahibi midir gerçekten? Sır bir yüktür, hamallığı ise çok ağır. Sırrı veren de alan da  çok iyi bilir ki şu cümlenin özetidir “sır vereceğim demek”;

-“Benim içimden taşıramadığım bir derdim var, içinde taşamadığım. Hatta artık tek başıma taşıyamadığım”

Sır alıp verirken birbirimizden yük alıp birbirimize yük verdiğimizi bilsek, bu alışverişi gerçekleştirir miyiz yine de? Cevap vereyim, evet… Çünkü artık, kimsenin, diğerinin yükünü taşımak, omuz vermek gibi bir derdi yok. Münferit dertlerimiz var sadece. Bize ait, çok zaman içinden çıkamadığımız. Onu da zaten “sır” deyip atıveriyoruz ya içimizden.

Böyle böyle unutuyoruz işte asıl sırrımıza vakıf olmamızın yani uyanmamızın, kendimizi bulmamızın zorunluluğunu. Ağır ve yorucu geliyor susmak ve düşünmek;  konuşmak ve umursamamak varken.  İçimize nakış nakış işlenmiş hakikat sırrını unutuyoruz. Sustukça sırları yaşattığımızı, sırları yaşatıp çoğalttıkça kendi hakikatimize yaklaştığımızı hep unutuyoruz…

Sırlanmadan;  sırla kalın, sırınıza varın…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: