İki Hece: Aşk ve Sır

Hangi tecrübeyle söylemişler bilinmez de, “İki kişinin bildiği sır değildir.” demiş eskiler vaktiyle. İstanbul’dan bihaber söylenmiş olduğu öyle aşikar ki  “eskiler” kelimesi onlara ne kadar da uyuyor. Zira İstanbul’u görselerdi bir durup düşünürlerdi, “Bazen milyonlarcasının bildiği bir sır da olabiliyormuş” diye. Gelelim İstanbul’un sır oluşunu tavzih eden asıl sebebe; Cemal Safi’nin:

 “Var mı beni içinizde tanıyan?
Yaşanmadan çözülmeyen sır benim.
Kalmasa da şöhretimi duymayan,
Kimliğimi tarif etmek zor benim…”

dörtlüğü ile başlayan şiirinde tarif ettiği, evrenin belki de en büyük sırrı  “aşk”.

Birbirinin ardısıra pek yakışan bu iki kelimeden daha muazzam bir tarif bulamıyorum. Hem aşka mazhar olduğu Habibullah’ın (s.a.v.) övgüye layık görmesinden besbelli değil midir? Bir defa havasını soluyan mest olmasa idi o gemileri karadan hangi kuvvet yürütebilirdi veyahut? Koca dünyayının iki yakasını bir araya getiren bu şehrin sırrı da aşkı da çok şeyler anlatan dilsiz birkaç kubbenin altına öyle gizlenmiştir ki, ne duymak mümkündür ne de açıp okumak. Öylece kalbini bırakıverir her gören. Hem her ne kadar herbir karış toprağında ayrı bir hikaye olsa da, anlatmaya kalksam ciltlerce romanlara sığmaz, sonunda ise ne ben izah edebilirim ne de siz çözebilirsiniz. Bu sebeple kalbimizin kalbinden, vaktiyle Konstantin’in gövdesinde Fatih’i bekleyen, İstanbul’u dünya gözüyle görüpte, ahir gönlünü kaptıran herkesin ilk durağı, Ayasofya’dan söz edelim hiç değilse. 

Bakmayın öyle görkemli, ağır duruşuna. Sırrın büyüğü onun kubbesi altında saklanmış, yıllar yılı omuzlarında taşımıştır bu şehri Ayasofya; tarihi 360lı yıllara dayanır. Kim bu şehir için bir taş üstüne taş koymuşsa onun dilinde konuşmuş, çeşit çeşit ırklar, dinler ağırlamış bunca zaman. Sessizliğe büründüğü de olmuş elbet ama hiç bırakmamış nefes aldırmayı bu kente. Sinan dahi öyle vurgunmuş ki; Anadolu’nun her yerine taşımış onun kubbelerini. Bugün cennet vatanımızın en ücra köşesindeki bir mahallenin camisi bile onun kubbesinin esintisiyle şekil almıştır. Ah, bir dile gelsen Ayasofya, bir anlatsan nedir bu işin aslı? Sahi, nasıl yapıyorsun tüm bunları? Aşk gibi sırlı yükleri şah damarı olduğun bu güzelim şehirden bile eski zamanlardan getiripte nasıl sakladın içinde? Zira bunlar öyle birkaç tuğla, üç beş kolon ile taşınacak şeyler değil ki…

Yine de “Zamanı gelecek, bahsedeceğim.” der gibi bir halin var. Ya da belki öyle olsun diyedir avlunda secdeye giden her alnın içinden geçirdiği dua, ondandır böyle hissedişimiz. Belki de bu ümitle meftun olundu sana. Anlatacaklarının heyecanıyla koşar adım geldi her gelen bu şehre. Evet, bundan sen sorumlusun. Bu şehri sır yapanda sensin, sahilinde aldığımız nefesi aşk yapanda sensin. Sen sen ol ümidimizi diri tut Ayasofya. Her an anlatacakmış gibi bak yine bize ama anlatma, tut sırrını. Tut ki, bizde aşkını kadim tutabilelim. 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: