Umut Kent

Gençliğimin en verimli yılları. Her işim yolunda, hayatın mükemmel olduğunu düşünüyorum. Başıma bir şeyin gelmesini yada ölümü aklımın ucundan bile geçirmiyorum. Mavisini, yeşillini, huzurunu; içinde yaşadığım refahı düşününce, bu dünya yaşamak için güzel bir yer diyorum. Ama “nasıl yaşamak” diye hiç sormamıştım kendime. Ta ki o güne kadar.

Bir sarsıntı yakaladı! Sanki kıyamet meydanından sesler duyuyordum. Lambalar titriyor korkudan. Cam çerçeve düşüyor.

Felaketler hep hazırlıksız mı yakalar insanları. Ya da doğanın felaketlerine karşı biz ne kadar hazırlıklıyız. Kaç saniyeye sığabilir en büyük korkular. Zaman-mekan kavramı geçerli olur mu o sırada bilmem. Birkaç saniye içerisinde yaşarsın tüm yaşamı ve ölümü. Hayatın yükü altında çöküp kalan kolonlar gibi takatsiz ve mecalsiz kolum bacağım. Bina dizlerinin üzerine çöküp kalmış.

Selam okunuyor sanıyorum. Baygınlık uykusundan korkuyla uyanıyorum. “Ölmüş olamam” diyorum. Burası ne cennete benziyor ne de cehenneme. Tavan üstüme düşmüş. Çok karanlık. Burası mezar olmalı diye düşünüyorum. Diri diri gömüldüğüm bir mezar. Diri diri gömülen çocuklar geliyor aklıma. Ağlıyorum, ağlıyorum. Hatırlıyorum, olup biten her şeyi. Enkazın altındaydım. Hayallerim, yapacaklarım, yapmadıklarım… Ya ölürsem, kurtulamazsam diye düşünüyorum. Dünya için bu kadar çabalarken, ölüm için ne yaptım? Koskoca bir hiç. Daha çok korkuyorum. “Allah’ım araf ta tut beni. Tehir et kıyametimi”. Daha sonra aklıma geliyor. Annem, babam, kardeşlerim nerede. Niye kimsenin sesi gelmiyor. Kıpırdamaya çalışıyorum. O zaman hissediyorum canımın acısını. Un ufak olmuş sanki bütün kemiklerim. Sonra sesler gelmeye başlamıştı. Anlamıştım. Ne cennette ne cehennemde nede mezardaydım. Araftaydım. Edeceğim duayı önceden bilip kabul etmişti yaratıcı. Tehir edilmişti kıyametim.

Enkazın altından çıkarılan ailenin, son ferdiydim. Kaç saat kaldığımı anlatıyorlardı ama duymuyordum bile. Tek bildiğim, orda zamanın normal zaman gibi akmadığıydı. Dışarıdaki herkes benim gibiydi. Hayır, kimisi daha da kötü. Ailesi ölenler vardı. Sevdikleri henüz enkaz altında olanlar vardı. İşte “umut” ne demek o zaman anladım. Yerle bir olan binaların altından sağ olarak çıkmaktı, çıkarılmaktı umut. Dua etmekti umut. Ben ve ailem sağ kurtulmuştuk. Ölümün fragmanını izlemiştim sanki. Kim bilir kaç kişi böyle dehşet verici olaylarda can verdi. Kim bilir kaç kişi hangi planları yaparken son nefesini verdi. Ölüm şah damarımızdan daha yakınmış, o zaman idrak ettim.

Çadır kente götürüldük. Evimizde beğenmediğimiz yemekler ne de güzel gelmişti. Uyku için aynı şeyi söyleyemem doğrusu. Yerimi yadırgamıştım, hem de çok. Çatısı, duvarı, sokağı yoktu kentimizin. Gelip giden kargo firmaları, heyecanla beklenen hediyeler yoktu. Evlerini şaşıran çocuklar çoktu.

Evi olmayan insanları düşündüm. Toplama kamplarında olan mültecileri. Ne kadar da körmüşüz birbirimize. Ne kadar da umursamazmışız. Hepimiz iyilikten merhametten dem vuruyor ama kanayan yara bizim olmadıkça yanmıyormuşuz. Çadır kent diyorlar buraya. Ama bana sorarsanız yaşam mücadelesi verilen bu yere ‘umut kent’ daha çok yakışır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: