Yitirmeden

Yaşlı bir masal bu dünya, anlatılıyor sağda solda. Kimilerini güldürürken kimilerini ağlatıyor. Amerika’da meclis basılıyor, Gazze’de müslümanlar ağlıyor, Yemen’de çocuklar ölüyor…

Yaşamak umarsız bir bulut gibi tepemizde uçuşuyor. Ha geldi ha gelecek derken yağmur, bir anda tepemizden dolu yağıyor. Sürükleniyor bazı şeyler sele tutulmuş gibi. Ardından güneş açıyor, yakıyor bazen peşi sıra gelen günler. Mevsimler hep değişmiyor, aynı kaldığı oluyor geçmeyen günlerin. Başa sarıyor her gün saatler, hep on ikiyi göstermiyor geceler, dörtte takılı kalabiliyor gündüzler. Güneşin doğuşu da batışı da fark etmiyor çoğu zaman.

Ölmek bir alışkanlık haline geliyor, bu zalimce devran bizi şaşırtmadan dönmeye devam ediyor. Eskisi gibi olmuyor çünkü yeniler eskilerin yerini çoktan almaya başlıyor. Dünya değişirken döngüler de değişiyor. Zaten değişmesi de gerekiyor… Kaos varken cosmostan bahsetmek de nesi ?! Çünkü her şey zıttıyla kaimdi. Şimdi nasıl diye sorarlarsa bilmediğim yerden gelen sorular gibi boş bırakır geçerim. Bilmediğim yerleri doldurmak öğretilmedi bana, ben bildiklerimin boşluğunda kalana kadar. Bir yerlerde güneş doğuyordu oysa bir yerlerde hiç sabah olmazken. Ocakta çiçekler açıyordu lapa lapa karlar yağmazken. Bir şeyler yolunda gidiyor gibi görünse de görünmeyen yerlerde tersine dönmüştü başka yerler. Kim bilir belki de silkelenmek istiyordur gökyüzü, yükselmek istiyordur yeryüzü…

Damlalar daha yere düşmeden kuruyor, tohumlar çiçek açmıyor, gök hep mavi ama ısıtmıyor. Birisi derman arıyor derdine ötekisi onun derdine düşüyor. Düşeni görüyor Allah ama kalkmayı reddediyor kul biraz da. Aynı eve sırtını vermiş iki ayrı dünya birisi gurbette sanki diğeri nârda. Birisi sobayı yakan çıra gibi içten içe tutuşmakta diğeri ayazda kalmış gibi donmakta. Yastığa başını koyan da uykusuz, gökte yıldızları arayan da…

“İki karanlık arasında bir ışık çakımı, hayat.
Varlık bir uçurumun kıyısında sallanan beşik.”

Geceyle gündüz gibi yaşamak biraz da, umudun ışığı gece sönmeye görsün sabah olunca güneş onu yakmasını biliyor. Bir yerlerde bir şeyler ölürken ayak ucumuzda bir çiçek tomurcuklanıyor. Buğulu bir cam gibi korkutuyor nefes almak, sonra verince geçiyor. Alıp verilen, verilip alınmayan onca şey arasında saniyeler oynuyor. Uçarken kopup gitmesin diye sıkı sıkı tuttuğumuz uçurtma ipi kadar sahiplenmiyoruz kendimizi. Uçurumun kenarında kalanlara da yetişmiyor artık Hızır.. Oysa insan, göklerin ve yerin yüklenemediği bir emaneti yüklenmiştir. Varlığın o karşı konulmaz hazzını ve sabrını işlemiştir ömrüne. Diyor ki Mevlâna: “Sen düşünceden ibaretsin, kalanın doku ve kemik. Eğer gül düşünürsen gülistansın, diken düşünürsen külhanda yağ.”

Boz bir menekşe olamazsın mesela ya da yağmurda açılıp ıslanmayı göze almış bir şemsiye. Kardelen gibi açamazsın karlar ortasında ama solsan da bir gül gibi ihtişamın kalır kuru dallarında ve yapraklarında. Gök olamazsın belki ama göğü gören bir göz daha fazlasıdır her zaman. Ağaçlar gibi süsleyemezsin ormanları ama onlara verilen sudadır nasibin, orada bastığın toprağadır dönüşün. Sen insansın dostum, zübde-i alemsin, ahsen-i takvimsin.. öten de berin de sensin, umut da sensin yitim de. Ben bir umutla yitmeyi seçiyorum, ışıklarım bir bir sönse de karanlığım da ışıktır geceye ve gelecek yeni güne.

Birisi “Yitirmeden” üzerinde düşündü

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: