Sahra Çalısı

“Bir yerde yaşam varsa, orada umut da vardır.”
Çiçero

Tarihin karanlık çağlarından bu yana ikliminde ne kadar değişiklik olduğu bilinmez ancak birçok göçebenin otlak yeri olduğu malumdu Azerbaycan’ın Muğan ovası. Zamanında Türklerin birçok kolu doğudan batıya giderken bu coğrafyayı kullanmışlar ve uçsuz bucaksız ovada kendi hayvanlarını otlatmışlardı. Tarihte birçok topluluğa ev sahipliği yapmış olan bu bölgeyi zamanında Moğollar bile kışlak olarak kullanmıştı. Hatta İran şahı Nadir Şah bile bu ovada kurulan kurultay ile başa geçmişti. Bölge üzerinde birçok savaş, barış, hayat ve ölüm gibi kanlı olaylar gerçekleşmiş olsa da Yusuf’un dünyaya geldiği tarihte hiçbirinden iz kalmamıştı. Yusuf burada ilk oyununu oynamış, ilk defa dişini kaybetmiş, ilk defa bisiklet sürmeyi öğrenmiş, ilk defa aşık olmuş, ilk defa umutlanmış ve ilk defa umudu sönmüştü. İlkokul, ortaokul derken 22 yaşında bir delikanlı oluvermişti. Şimdi ise belki zamanında Türk, Moğol, İran hükümdarlarının üzerinde çadır kurup devletleri için önemli kararlar aldığı, tarihin ilk kadın hükümdarı Tomris’in elinde kocasını öldüren Ahameni hükümdarının kesik kafasını taşıdığı kan tulumu ile at koşturduğu bu yerde, o, günlük rutininin önemli bir parçası olan ineklerinin pislettiği ahırını, elindeki yıllara meydan okuyan küreği ile temizliyor ve ahırın ufak penceresinden dışarı fırlatıyordu.

“İşte bu da sondu” diyerek son küreği bunun için açılan pencereden salladı. Öğleden sonra temizliği bitti diye sevinmeye başlamıştı bile. Usule uygun olarak önce küreği temizledi ve minik danalar için ayrılan bölümün önüne küreği yerleştirdi. Ardından dizleri yırtılmış ve günümüzde moda haline gelen ancak yıllardır aynı elbiseyi giydiği için kısalan pantolon paçalarını elleriyle silkmeye başladı. “Uf bir kere de bana denk gelme” diye sızlanarak paçalarına yapışmış olan kurumuş dikenli bitkinin dikenlerini temizlerken parmağına dikenlerden biri batınca sinirleri tepesine fırladı. Tam bu sırada önündeki gri renkli uzun boynuzlu inek iştahla yediği otu bir an için bıraktı ve dişleri arasındaki otu çiğneyerek başını, arkasında eğilip elbisesini sinirle temizlemekte olan Yusuf’a döndü ve hışımla dışkısını dökmeye başladı. Islak olan gübre yere düştükçe Yusuf’un yüzüne sıçrıyordu. Az önce zaten eline diken battığı için sinirlenen Yusuf kıpkırmızı olmuş, sinirden patlamak üzere iken elinde kağıtla “müjde, müjde” diye bağıran yalın ayak bir çocuk geldi. Bu onun kız kardeşi Nuray’dı.

Siniri tepesinde olan Yusuf, kardeşinin ne dediğini duymadan küfürler savurmaya, az önce temizlediği küreği ahırın penceresinden atmaya çalışıyor, sinirden bağırıyordu. Bu durum önündeki otu iştahla yemekte olan ineklerin umurunda değilken minik danaları ürkütmüştü. Yusuf’un durmaya fikri yoktu ve ayağını ahırın köşesindeki arpa çuvalına vurmak için salladı. O çuval Yusuf’un sinir boşaltma çuvalıydı. Her defasında o çuvalı tekmeliyordu. Hatta birkaç sefer çuval delinmişti bile. Yusuf ise arka taraflardan sağlam çuvalı öne koyuyor ve onu tekmeliyordu. Şimdi de bir gün önce tekmelediği çuvala doğru ayağını salladı. Ancak bu sefer ayağı ahırın bacasını tutmak için yerleştirilen demir kolona denk geldi. Yusuf acı, ter, yorgunluk ve sinirle yere yığıldı. Oturdu ve yumruklarını sıkarak ahırın penceresinden batmaya yüz tutmuş güneşe doğru gözlerini dikti. Dudakları titremeye, gözleri yaşlanmaya başladı. Derin düşüncelere daldı. O batan güneş miydi yoksa umudu mu?

Gözlerindeki yaşlar baharın gelişini müjdeleyen vişne ağaçları gibi tomurcuklanmıştı. Saçları toza bulanmış saman çöpleriyle dağınık halde gelmişti. Ayaklarındaki yırtık lastik sandaletlerini daha geçen gün iple dikmişti ancak galiba yine kopmaya başlamıştı. Ayakları gübre, toz, çamur karışımı ile pislenmişti. Elleri her gün tarlada çalışmaktan, dirgen sallamaktan, kürek tutmaktan ve kova taşımaktan yarılmıştı. Üzerindeki gömleği yılların alıp götürdüğü renklerin solgunluğunu taşımaktaydı. Boynunda siyah bir ip vardı. Yusuf bu ipi aşık olduğu gün sevdiği kıza olan platonik bağlılığını ifade etmek için takmıştı. Platonik diyorum çünkü daha on yaşında iken teyzesinin düğününde gördüğü sarı saçlı bir meleğe aşık olmuş ve bu yaşına kadar ona açılamamıştı.

Melisa. Onun her gün yolunu hasretle beklediği sarı saçlı meleği idi. Melisa şehirliydi onu bu haliyle beğenmesi mümkün değildi. Yusuf gözlerindeki yaş ve tükenmişlik duygusu ile güneşin batışını seyrederken derin düşüncelere dalmıştı. Oyun oynarken dizini yaralayan ve annesine sarılan çocuk gibi kalbinin derinliklerine gömdüğü sevdiğine sarılıyordu düşüncelerinde. Televizyonda gördüğü şehir hayatına özeniyordu. Temiz ve yeni elbiseler almak için canını verebilirdi. Bu hayattan kurtulmanın tek çaresi olarak okumayı görüyordu. Artık gözlerindeki yaşlar yanaklarına doğru süzülmüştü bile. Başını öne eğerek ellerine baktı. Ellerindeki yaralar bile ondan vazgeçer gibi kurumuştu. Yusuf bu güzelim hayatın içinde var olma mücadelesi veren köye adeta hapsolmuştu.
Geçen yazdı, Melisa aniden evlerine gelmişti. Çünkü kız kardeşiyle Melisa o düğünde arkadaş olmuştu. Kız kardeşinin en büyük eğlencesi Yusuf’un eşyalarını karıştırmaktı. O gün eve gelen misafirle birlikte Yusuf’un eşyalarını yine karıştırırken siyah bir kutuya rastladılar. Yusuf bu kutunun içine Melisa ile ilgili anılarını canlandırdığını düşündüğü eşyaları toplamış ve geceleri onsuz kaldığı günlerde ona yazdığı mektupları biriktirmişti. Herkes için anlamsız olan bu eşyalar Melisa’nın ayağını bastığı çamur, kırılan tokası, dokunduğu taş, kopardığı güldü. Mektupların arasında Melisa’nın bir resmi vardı. O bu resmi alabilmek için kuzeni Firuze’ye yalvarmıştı. Zaten sevdiği kıza karşı duygularını bilen bir tek o vardı. Melisa’nın resmi için duygularını kuzeniyle paylaşmalı idi.

Yusuf, Melisa ile ilgili hislerini bir tek kuzeni ile paylaşıyordu. Zaten başkasıyla paylaşması mümkün değildi. Çünkü bu haliyle hislerini diğerleri gibi ulu orta yaşamaktan çekiniyordu. Adeta bir şehirliye aşık olduğu için hislerinden utanıyordu. O bu duygular eşliğinde kalbindeki hislere sarılırken o gün başına gelebilecek en korkunç olay gelmişti. Kız kardeşi ve Melisa o kutuyu bulmuş ve içini açmışlardı. Yusuf 6 yıldır biriktirdiği bütün sırrı o gün ortaya çıkmıştı. Birçok mektubunda geceleri Melisa’nın resmine sarılıp ağladığını yazıyordu. Mektuplar Melisa tarafından o gün okunmuştu. Yusuf o gün Melisa ile normal konuları konuşma esnasında, Melisa daha fazla kendini tutamadı ve kahkahalara boğularak siyah kutuyu söyledi. Ardından mektupları okuduğunu ve çok güldüğünü bir çırpıda anlattı. Hatta en komik yanı da kızlar gibi geceleri ağlaması olduğunu gayet açık bir şekilde ifade etmişti. O anı Yusuf asla unutamayacaktı. Ne zaman hatırlasa gözlerinin yaşlar dolmaması için kendini sinir kapanına kapatacaktı. Ama asla Melisa’ya kötü bir söz söylemeyecekti. İşte şimdi ahırda inek pisliği ile uğraştığı bir anda başarısızlıklar ile adeta arafa sıkıştığı o anı düşünüyordu.

O olaydan bir sene geçmesine rağmen ilk defa gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Gözyaşları kucağına düşünce dişlerini birbirine kenetledi ve sinirden titremeye başladı. Hem her gün çalışmaktan, hem sevdiğinin o gün ki bakışlarından ve kalbini yaran keskin sözlerinden utanıyordu. Ancak o olaydan sonra Melisa dahil hiçbir şey için ağlamamıştı. Hatta hayatını değiştireceğine inandığı üniversiteye bile defalarca çalışmasına ve kazanamamasına bile ağlamamıştı. Kendi kendine küfür etmeye ve dizlerini yumruklamaya başladı. Ne kadar beceriksiz ve umutsuz vaka olduğunu kendine itiraf ediyor ve kendini aşağılıyordu. Arkadaşı yoktu, akrabaları için sürekli dalga objesi oluyor, salak muamelesi görüyordu. Hayatından nefret ediyor kalbindeki sıkıntıları hiç kimseyle hatta kendisiyle bile paylaşmıyordu. Kafasından geçen başarısızlık ve umutsuzluk düşüncesi aniden kesildi. Bunun sebebi Yusuf’un aklına gelen fikirdi. Ölüm…

Durdu ve uzunca bir sessizliğe gömüldü. Güneşin son ışıkları o gün arkasına bile bakmadan giden Melisa’nın savrulan saçları gibi bulutlar üzerine savruluyordu. O anda başını ellerinin arasına aldı ve sessiz çığlıklarla ağlamaya başladı. Gözyaşlarını durduracak takati bile kalmamıştı. İçten içe gücünün bittiğini itiraf ediyor ve umudunun kalmayışını acı bir lokma gibi yutmaya çalışıyordu.

Yusuf yalnızlık ve çaresizlik içinde kıvranırken kulağına cırcır böceklerinin sesi gelmeye başladı. Bu sese yolun kenarından geçen pek de derin olmayan kanalı ev edinen kurbağalardan yanıt geldi. Kanalın kenarındaki uzun söğüt ağaçlarında akşam avına hazırlanmakta olan baykuş da sesini çıkartmaya başlamıştı. Uzaklardan gelen traktör sesleri kesilmiş köye insan sessizliği çökerken bu sessizliği bozan orkestra naraları yükselmeye başladı. Bu esnada Yusuf ağlamayı durdurmuş ve orkestraya kulağını vermişti. Başını kaldırdı ve tozlu elleriyle gözyaşlarını sildi. Ayağı kalkıp ahırın kapısını dikkatlice kapattı ve ellerini yıkamak için kanalın kenarına geldi. Savaşın yorgunluğunu sırtlamış asker edasıyla yavaş yavaş elini yüzünü ve ayaklarını yıkadı. Kalktı ve geçen yıl Melisa’nın gittiği yöne doğru uzunca baktı. Karanlıktan hiçbir şey gözükmese de o hala Melisa’nın savrulan saçlarını görüyordu. İçi el vermedi ve o yöne doğru gitti. Yolun sonundaki tepeye çıktı. Tepenin başına gelince şiddetle akmakta olan derin çaya bakmaya başladı. Az önce aklına gelen fikir şiddetlenmişti. Son bir cüret ile nefesini derinden içine çekti. İşte bu, son adım. Bulanıklaşan zihninden son bir kez Melisa’nın saçlarını hayal etmek için gözlerini kapattı. Melisa’nın savrulan saçlarını gördü. Birden beyninde canlandırdığı bu görüntü değişti ve Melisa aniden yüzünü ona doğru döndüğünü gördü. Tanrım! Yüzü ay gibi parlıyordu. O korkunç fikrini unutmaya başladı. Gözlerini açtı ve bir ürperti beyninden bedenine doğru şiddetli şırıltı ile akan nehir gibi yayıldı. Şiddetle akan suyun yüzeyinde Melisa’nın yüzünü gördü. Gözünden akan yaşlar yavaşlamaya başladı ve kesildi. Yaşlar durunca suyun yüzeyinde parlayan Melisa sureti kayboldu ve suya suretini veren dolunayı fark etti. Başını yukarı kaldırdı. Ay. O ne de güzel parlıyordu. Umut gibi. Yıldızlar sanki Ay’a doğru ulaşmaya çalışıyordu.

En fazla parlayan Kuzey Yıldızı’nı kendine benzetti. Ulaşmaya çalıştığı huzuru ise Ay’a. Kulaklarında çınlayan orkestra ona umudun hala var olduğunu hatırlatıyordu. Yusuf’un gözleri parlarken yüzünde sıcak bir gülümseme oluştu. O Ay orda var olmaya devam ettikçe umut bitmemeli idi. Uzun bir süre sonra gece yarısı olmuştu bile. Evine baktı, ayakları istemsizce hareket etmeye başladı. Kederliydi ancak içindeki yeniden yeşeren umut tohumu onu ayakta tutmaya devam ediyordu. Evine geldi. Annesi daha yatmamıştı. Elindeki gaz lambası ile karşıladı Yusuf’u.

“Oğlum neredeydin?”
“İşim biraz uzun sürdü anne.”
“Hadi, sofrayı kaldırmadım.”
“Aç değilim anne, uyumak istiyorum.”
“Peki oğlum! Hadi o zaman yatağına. Yarın pazara gitmemiz gerekecek. Malum uzun yol gideceksin!”
“Ben, gelmeyeceğim anne, teyzemlere selam söylersiniz.”

Diyerek odasına girdi. Annesi arkasından bir şeyler söyledi ancak bunları duymadı. Buruk kalbi ile yatağına uzandı. Gözleri yeniden doldu. Yanağını avuç içine koyarak uykuya daldı.

Penceresinin önünde avazı çıktığı kadar bağıran horozun sesine uyandı erkenden. Gözlerini ovuşturdu. Yatağından kalktı ve elbiselerini giymeye çalışırken gözü masadaki kağıda takıldı. Merakla kağıda uzandı eli. Kağıt üzerinde şu cümle yazılıydı.

“Tebrikler. Kazan Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatri Bölümünü kazandınız. Sizi üniversitemizde ağırlamaktan mutluluk duyacağız.”

Bu dün Nuray’ın elinde müjde diyerek getirdiği kağıttı. Ancak abisinin sinirli olduğunu görmüş, fırça yememek için geri gitmiş ve abisinin masasına koymuştu.

Umut “Sahra Çalısı” gibidir. Bir damla su ile yeşermeye gebedir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: